KAPİTALİZMİ TARİHE GÖMELİM!

KAPİTALİZMİ TARİHE GÖMELİM!

Küresel elitler, 28 Eylül – 7 Ekim tarihleri arasında

insanlık ve gezegenin daha fazla sömürülmesiyle ilgili yeni programlarını açıklamak için İstanbul’da olacaklar.

Bizler de onlara şenlikli bir ‘karşı’lama programı hazırladık.

Kapitalizmle ve yarattığı küresel tahribatla meselesi olan herkesi

sokaklara ve İstanbul’u IMF ve Dünya Bankası’na dar etmeye çağırıyoruz!

İSTANBUL İÇİN İSYAN VAKTİ!

28 Eylül – IMF ve Dünya Bankası’nı Karşılıyoruz!

Yer: Tünel Meydanı Saat: 19:30

1 Ekim – Sosyal Güvenlik Yasasının 1. Yıldönümünde Sokaktayız!

Yer: Taksim Gezi Parkı Saat: 11:00

2 Ekim – Kapitalizmin Ekolojik Tahribatına Karşı Küresel Direniş Günü

Yer: Galatasaray Meydanı Saat: 15:00

3 Ekim – Kentsel Dönüşüme, Soylulaştırmaya ve Evsizleştirmeye Karşı Küresel Direniş Günü

Yer: Taksim Meydanı Saat: 15:00

4 Ekim – Kapitalizme Karşı Küresel Ayaklanma Günü

Yer: Tünel Meydanı Saat: 15:00

6 Ekim – IMF ve Dünya Bankasını Durduruyoruz!

Yer: Tünel Meydanı Saat: 10:00

7 Ekim – IMF ve Dünya Bankasını Durduruyoruz!

Otonom Eylemler
Yer: Heryer Saat: Her An

SAHNE SENİN İSTANBUL!


Takvimi PDF formatında görüntülemek için tıklayın
(Sağ tık “Faklı Kaydet”)

IMF ve Dünya Bankasına Karşı EKOLOJİ FORUMU

IMF ve Dünya Bankasına Karşı

EKOLOJİ FORUMU

(Afişi büyütmek için resmin üzerine tıklayınız.)

Yer: Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi, Mahmut Şevket Paşa Mah.

Mithat Paşa Cad. No:1/3 Şarkkahvesi, Okmeydanı

Tel: (0212) 250 49 93

Otuz Yıl Önce Keyfimizi Feci Kaçırdılar Canımızı Fena Yaktılar Bu Ülkede

Son iki kuşağın içerisine doğduğu ortam, bundan 30 yıl önce, neoliberal politikaları dayatan 24 Ocak Kararlarıyla ve militarist-ırkçı yasalarla birlikte gelen bir darbeyle hazırlandı.

Yakında İstanbul’da büyük bir toplantı yapacak IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere, NATO ve büyük tekelleri ile kapitalist dünyanın büyük devletlerinin  Türkiye’deki devlet, destekçi şirketler ve onların siyasal temsilcileriyle birlikte tezgâhladığı bu darbe, uygulanmaya çalışılan ekonomik ve sosyal politikalara karşı, örgütlü toplumun direnişini kırmayı hedefledi ve büyük oranda başardılar bunu.

Bu ortamı hazırlamak için de devlet ve paramiliter güçler aracılığıyla yüzlerce katliam ve suikast gerçekleştirdiler. Yaygın bir şiddet ortamı yarattılar. Etnik ve dini çatışmaları kışkırtıp bahane göstererek parça parça sıkıyönetim ortamı yarattılar. Kendilerinin büyütüp besledikleri planlı terörle toplumu bezdirdiler ve sonra da bunu önlemek bahanesiyle  bu ülkedeki üçüncü askeri darbeyi yaptılar. Sınıf ve kitle örgütlerini kapatarak bütün ülkeyi kışlaya ve hapishaneye çevirdiler. İnsanların yaşamsal ihtiyaçlarını gidermek için yarattıkları tüm örgütlenmeleri ve haklarının gasp edilmesine karşı bir araya gelmelerini tehlike olarak gösterip, yüz binlerce insanı cezaevi, işkence ve sürgüne mahkûm ettiler. Hak aramayı korkulur bir şey haline getirdiler.

Uluslararası kapitalist sistemin en büyük, başarılı ve sürmekte olan operasyonu böylece başladı ve bütün kurumlarıyla birlikte varlığını devam ettirmekte.

Şimdi de iflas etmiş ve büyük bir krize neden olmuş neoliberal politikalarının yerine, krizin yükünü yine yoksulların ve ezilenlerin sırtına yıkmak ve kendilerini bundan kurtarmak adına uygulamaya koyacakları yeni programları kararlaştırmak için tekrar toparlanıyorlar. Otuz yıl önce kaderlerimizi belirleyen simsarlar, yine hayatlarımızı ve sokaklarımızı işgal etmekteler. Milyonlarca insanı hayatlarına, emeklerine ve yaşama alanlarına sahip çıkamayan onursuzlar sürüsü haline getirmek için çok uğraştılar, uğraşmaya devam ediyorlar. Zulümle ıslah edilmeye çalışılanların buna isyan vakti gelmeli artık.

Tarım politikalarıyla ölümün eşiğine getirdikleri toprağı yeniden canlandırmanın zamanıdır. Çalışma yasalarıyla iyice köleleştirdikleri milyonlarca çalışanın özgürleşmek için yeni festivaller organize etmelerinin zamanıdır.

Vasat zekâlı beş generalin işi olamayacak kadar karmaşık bu darbeyle neşemizi bularak, kahkahalarımızı bir araya getirerek baş edebiliriz ancak.

Kuşaklar boyu yaşadıkları yerlerinden, yurtlarından zorla göç ettirilen insanların, kültürleri saldırıya uğrayan insanların hayatlarına yeniden sahip çıkmalarının zamanıdır.

Batık bankaları kurtarmak için harcadıkları paraların küçük bir yüzdesiyle bile giderilebilecek altyapı sorunlarını çözmek yerine barınma ihtiyaçlarını karşılamak için kendi yerleşim alanlarını yaratan insanları sellere bırakanlardır bu darbecilerin mirasçıları. Kentsel dönüşüm politikalarıyla evlerinden bile ettikleri insanlar sokaklarda kalacaklar artık. Öyleyse o sokakları da dönüştürmenin zamanıdır.

Hepimizin olan koca bir dünyayı gasp edenlerin silahlı ve silahsız kuvvetlerinin ellerinden, kaderlerimizi almanın zamanıdır.

Darbelerinin yıldönümünü, bir direniş festivaline, hiç bitmeyecek bir şenliğe, özgür insanların sonsuz kahkahasına dönüştürelim.

Direnistanbul Koordinasyonu
www.direnistanbul.wordpress.com

Kentsel Dönüşüme Karşı Sokağa Çık!

DİRENİSTANBUL KOORDİNASYONU

KENTSEL ÇALIŞMA GRUBU

TOPLANTI ÇAĞRISI

6-7 Ekim tarihlerinde IMF ve Dünya Bankası, İstanbul’da, Harbiye Kongre Vadisinde, yıllık toplantılarını yapmak üzere bir araya geliyorlar. Direnistanbul Koordinasyonu Kent Çalışma Grubu olarak, bu küresel kapitalist kurumların yanı başımıza geliyor olmalarından duyduğumuz rahatsızlığı dile getirmek ve yaşam alanlarımızı ellerimizden alacak, bizi daha fazla yoksulluğa mahkûm edecek kararlar almalarını engellemek için Kongre Vadisi’nde olacağız.

Yaşam alanlarımız, mahallelerimiz, kamusal alanlarımız üzerinde ‘kentsel dönüşüm’,  ‘kentsel yenileme’ adları altında oynadıkları  oyunların bir soylulaştırma, yoksulları ve ‘ötekileri’  yerinden etme pratiği olduğunu gördük, görüyoruz.

IMF ve Dünya Bankası’nın küresel mega kent yaratma politikalarının doğrudan bir sonucu olarak biz bugün İstanbul’da, Ankara’da ve başka yerlerde kentsel dönüşüm ve yenileme amacıyla gecekondu yıkımlarına ve binlerce insanın evsiz kalmasına tanık oluyoruz.

Direnistanbul Koordinasyonu, 1-8 Ekim arasını IMF ve Dünya Bankası’nın İstanbul’a gelişini protesto etmek için direniş günleri olarak ilan etti. Amaç, sermayelerin dayatmalarına karşı seslerimizi beraberce çıkarmak, güçlerimizi birleştirerek yaşamlarımız üzerinde oynadıkları oyunlara engel olmak…

Kapitalizmin talan ettiği yaşamsal konulardan biri olarak barınma hakkı ve kamusal alan ihtiyacımızı hep birlikte haykırmak ve yaşadığımız kentlerin ve bölgelerin anti-demokratik bir biçimde, bizlere sorulmadan değişime, dönüşüme uğratılmasını protesto etmek için Eylül ayı içinde ve 1-8 Ekim arasında neler yapabileceğimizi konuşmak üzere kent çalışma grubu olarak organize ettiğimiz toplantıda kentsel rantla derdi olan herkesi aramızda görmek istiyoruz.


YER:      HAYMATLOS

İSTİKLAL CAD. RUMELİ HAN NO:48 C BLOK KAT:2

TARİH: 14 EYLÜL 2009

PAZARTESİ

SAAT:    19.00

DİRENİSTANBUL KOORDİNASYONU

İLETİŞİM:
http://www.direnistanbul.wordpress.com
direnistanbul@gmail.com

Direnal-İstanbul Direniş Günleri Kavramsal

Direnal-İstanbul Direniş Günleri Kavramsal Çerçevesi: İNSAN NE-SİZ YAŞAYAMAZ?

begenal11. Uluslararası İstanbul Bienali kuratörleri, sanatçıları, katılımcılarına ve tüm sanatçılara ve sanat sevicilere açık mektup
Son birkaç yıldır müzelerde, dergilerde ve piyasada popülerleşen politik sanatın dünyayı gerçekten değiştirmekle hiçbir ilgisi olmadığını artık anlamamız gerekiyor. Sanat çerçevesinde risk almanın, biçimin sınırlarını zorlamanın, kültürün kurallarına itaatsizlik etmenin, politika hakkında sanat yapmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini görmemiz gerekiyor. Artık, sanat sermaye ve güç ilişkilerinden bağımsız, otonom ve özgür bir alanmış gibi davranamayız. Sanatçılar için görünmez olmanın vakti geldi. Hayatın içine karışıp, yokolmanın…

11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesini büyük bir ilgiyle ve yüzümüzde bir tebessümle okuduk. İstanbul Bienali’nin politik meselelerle en ilgili sanat oluşumlarından biri olmayı amaçladığını da uzun zamandır biliyoruz.
Tesadüfe bakın! Bienal, bu sene, yoldaşımız Brecht’ten alıntılar yapıyor, neoliberal hegemonyadan ve küresel kapitalizmi durdurmaktan bahsediyor. Her ne kadar benzer sorunsalları paylaşıyor olsak da, sanatın hiçbir zaman hayattan ayrı bir kategori olarak varolamayacağını düşünüyoruz. Bu yüzden, size, Koç Holding gibi kendilerini küresel sanatın sıcak sularında temize çıkarmaya çalışan silah satıcıları ile işbirliği yapmamanız için yazıyoruz, sizi hayata, direnişin hayatına katılmaya çağırmak için yazıyoruz.

Küratörler Brecht’in “İnsan Neyle Yaşar?” sorusunun neoliberal hegemonya altında yaşayan bizler için aciliyetini hala koruyup korumadığını soruyorlar. Biz de “İnsan Ne-siz Yaşayamaz?” diye ekliyoruz. Ücretsiz sağlık ve eğitim hakkımızın olmadığı, şehir, meydan ve sokaklarımızın şirketler tarafından ele geçirildiği, toprak, tohum ve suyumuzun çalındığı, istikrarsız ve güvencesiz bir hayata sürüklendiğimiz, sınırları geçerken öldürüldüğümüz veya krizlerle dolu belirsiz bir gelecekte yalnız bırakıldığımız bugün nelersiz yaşayamayacağımızı açıklıkla görüyoruz. Fakat mücadele ediyoruz. Vicdanların uysal eleştirilerle rahatlatıldığı steril ve kurumsal alanlarda değil, kamusal alanda, sokakta savaşıyoruz. Bizi mahallelerimizden, Sulukule’deki, Gülensu’daki, Ayazma’daki evlerimizden atmaya çalıştıklarında, Bergama ve Kaz Dağları’nda altın arama çalışmalarıyla toprağı siyanüre bulamak isteyenlere, Giresun’da fındık ve Çukurova’da pamuk üreticisini mağdur edenlere, kot taşlama işçilerini sağlıksız koşullarda atölyelerde günde 12 saat çalıştırarak hayatlarını silikozis hastalığıyla söndürenlere, Tuzla tersanesinde çalışan işçilere güvenli çalışma koşulları sağlamayarak tersaneyi bir ölüm kampına dönüştürenlere, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral kurmak isteyerek bölge halkının hayatını tehlikeye atanlara, Desa’da, Yörsan’da sendikaya kaydoldukları için işçilerini işten atılmasına neden olanlara karşı da savaştık. Mücadelemiz ve umudumuz bizi ayakta tutuyor.

Küratörler aynı zamanda Bienal’in en önemli sorularından birinin “hazzın nasıl özgür bırakılacağı ve hazza devrimci rolünün nasıl iade edileceği” olduğunu belirtiyorlar. Biz hazzı sokakta, sokaklarımızda özgür bırakıyoruz. Prag’da, Hong Kong’da, Atina’da, Seattle’da, Heiliegendamm’da, Cenova’da, Chiapas ve Oaxaca’da, Washington’da, Gazze’de ve İstanbul’da …Neşenin ve hazzın devrimci rolü tam da buralarda kendini gösteriyor ve biz bu hazzı her yerde besliyoruz; çünkü biliyoruz ki hayatta kalmamız gerekiyor ve dünyayı ve kendimizi, sözlerimizle, eylemlerimizle ve kahkahamızla değiştiriyoruz. Ve zaten hayatın kendisi bu hazzın en temel kaynağı.

IMF ve Dünya Bankası’nı temsil etmeye gelen 13.000 delegeyi, daha önce başka yerlerde yaptığımız gibi, şimdi de İstanbul’da karşılamaya hazırlanıyoruz. Misafirperver olmayacağımızı ilan ediyoruz. 1-8 Ekim arasında “direniş karnavalı”nda sokaklarda olacağız ve bu buluşmayı engelleyeceğiz.

Sizi direniş ve hayal gücünün isyanına çağırıyoruz! Kurumsal mekanları terk edin ve işlerinizi özgür bırakın! Direniş günleri için sokağa çıkabilecek işler ve görseller (afiş, sticker, stencil, vs.) hazırlayalım. Üretimi dört duvar arasında değil, sokaklarda, meydanlarda, direniş haftasında, hep beraber gerçekleştirelim! Yaratıcılık, sponsorlara değil hepimize aittir.

Yaşasın küresel isyan!

Direnistanbul Kültür Komiserliği

http://resistanbul.wordpress.com/
https://direnistanbul.wordpress.com/

Direnistanbul-IMF ve Dünya Bankası’na karşı Direniş Günleri Koordinasyonu Eylül ayını Direniş Günleri etkinlik ve eylemlilikleri hazırlığı ve mobilizasyonuna ayırmıştır. Görsel atölyesinin tarihi siteden takip edilebilir.

Katılım, önerileri ve daha fazla devrimci bilgi için: direnal@gmail.com

DÜNYA SU FORUMU: SUYA BULAŞAN KAN VE İRİN 

Türkiye, Mart ayında beşincisi düzenlenen Dünya Su Forumu’na ev sahipliği yaptı. AKP şemsiyesi altında “Su için Farklılıkların Birleştirilmesi” sloganlarıyla tanıtımları yapılan foruma dünyanın çeşitli yerlerinden su yılanları akmaya başladı. Asırlık planlarıyla halkların ensesine sülük gibi yapışan kapitalistler, ‘ekolojik kriz’ gibi kendi yarattıkları pisliklere karşı çözümler üreteceğini iddia ettikleri, ‘kriz önlemi’ dedikleri projelerle, su gibi tüm insanlarca paylaşılması gereken bir değeri özelleştirmelerle bulandırmaya, sulara kan ve irin karıştırmaya hazırlanıyor.
İstanbul sokakları, caddeleri yerel seçimler öncesinde “farklılıkların birleşmesi” gibi sloganlarla, afişlerle donatılmaya başlandı. Tüm hazırlıklar, Dünya Su Forumu’nun beşincisinin Türkiye’de yapılıyor olmasıyla ilgiliydi. Tayyip Erdoğan “Su farklılıkları bir araya getirir” diyerek uluslararası bir şenlikmiş gibi gösterilen su forumuna çağırıyordu insanları; ancak kapıları su üzerindeki hakkını isteyen insanlara, organizasyonlara kapatıyordu. Çünkü forum, aralarında Coca-Cola gibi çeşitli çokuluslu şirketlerin olduğu bir ticaret fuarından başka bir şey değildi. Ancak ticareti yapılan şey herhangi bir meta değil, tüm dünya halklarının eşit ve adil bir biçimde paylaşması gereken suydu. İşte buna itirazı olan ve forumun yapıldığı günlerde sokağa dökülen Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu üyelerinin basın açıklaması biber gazıyla, plastik mermiyle ve göz altılarla susturuldu.
“Su hayattır satılamaz”, “Herkese parasız su”, “Su yaşamdır, yaşamlarımız satılık değil” diyen insanların söyledikleri birkaç slogandan ibaret değildi; çünkü bu forum, kontörlü su uygulamasını getirecek, yoksul halkların suyu daha az kaliteyle ve pahalıya içmesine neden olacak, su emekçilerini sömürecek, insanları susuzluktan kıracak, Ortadoğu’yu, Afrika’yı, Latin Amerika’yı ve daha pek çok yeri susuz bırakacak, yağmur sularını dahi toplamayı yasayla yasaklayacak, suyu bir silaha dönüştürecek ve en berrak suyu kapitalistlerin gırtlağına akıtacak bir projenin ayağıydı.
Sanayi devriminin elleri, toprakta demir filizler yeşerttikten sonra, bugün dikenli teller gibi her karış toprağı esaret altına almış, dünyanın ab-ı hayatını emip duruyor. Bulaştığı her yere zehrini bırakıyor ve o zehrin, oksitlerin yeryüzünde yarattığı zehirlenmelerine karşı şimdi de “tedaviye” girişiyor. Doğanın bütün enerjisini, ihtiyaç diye dayatılan binbir türlü ürünün doğurtulduğu fabrikalarda öğüten patronlar, “kuraklık yolda”, “ekolojik kriz geliyor”, “bir şeyler yapmalıyız” diye inliyor. Evet, ekolojik krizlerin müsebbipleri, krizlerin ardından ortaya çıkacak felaketlere karşı yüzleri zerre kadar kızarmadan çözümler sunuyor. Kapitalizm kendi yarattığı soruna çareler bulmak adına su projeleri üretiyor, forumlar düzenliyor, anlaşmalar yapıyor ve tüm bunlardan beslenerek semirmeye devam ediyor. Su üzerine halkların, sivil toplum kuruluşlarının fikri, müsaadesi alınmadan devletler nezdinde anlaşmalara imza atılıyor ve tüm olanlara karşı çıkmak isteyenlere ise hukuki yollar birer birer kapatılıyor. Yasaların yürürlüğe girmesiyle birlikte insanlar önce suyun parasını ödeyecek sonra su içebilecek, su sayaçları kontörlü sayaçlarla değiştirilecek, köylü tarlasını suladığı su arkları için para ödeyecek ve durum neredeyse nehirlere sayaç takılacak kadar vahimleşecek. Tüm bunlar bir bilimkurgu romanı fantezisi gibi dursa da hazırlanan raporlar ve senaryolar bunu açık bir şekilde gösteriyor.
Su Tacirleri
Su üzerine kurulan senaryoların, raporların takip edilmesi halinde ulaşılan yerlerin isimleri gayet tanıdık: Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası. Tabi ardından -yine birbiriyle ilişkili olan- Dünya Su Konseyi, su konseyinin fuarı sayılabilecek Dünya Su Forumu ve yüzyılımızın yeni devletleri olan büyük şirketleri anmak gerek.
Suyun bir ticari mala dönüşmesi eskilere dayanıyor. BM, 1972’de Çevre ve İnsan Konferansı’nda suyun “insani bir hak” olduğunu belirtmiş ancak 1992’de Dublin Su ve Çevre Konferansı’nda suyu ticari bir ürün olarak kabul etti. Suyun küresel anlamda ticari bir mala dönüşmesi ise 1995 yılında imzalanan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS: General Agreement on Trade in Services) ile başladı. Dünya Ticaret Örgütü (WTO:World Trade Organization) kapsamında yaratılmış anlaşmalar bütünü olan GATS, 1995 yılında Türkiye’nin WTO’nun bir parçası olmasıyla beraber yürürlüğe girdi. GATS, iletişim, inşaat, eğitim, çevre, sağlık, turizm, enerji, su, kültür ve spor hizmetleri ile bu hizmetler ile ilişkili pek çok kamusal alanın aşamalı olarak uluslararası çapta ticarete ve rekabete açılmasını amaçlayan bir anlaşma. Bu anlaşmanın hedeflediği kamusal hizmetlerden en önemlisi olan su da artık aşamalı olarak ilerleyen protokolün önemli gündem maddesi.
Uluslararası Su Kaynakları  Birliği (IWRA: International Water Resources Association) dünya çapında bir su forumu oluşturulması için, 1994 yılında Kahire’de toplantı düzenledi ve toplantının ardından 1995’te Montreal ve İtalya’da toplanarak, Dünya Su Konseyi’nin zemini oluşturuldu. Birleşmiş Milletler çatısında oluşturulan Dünya Su Konseyi, 1996’da kuruldu ve Dünya Bankası da yine bu dönemlerde sürece dahil oldu. Dünya Su Konseyi içerisinde finans kuruluşları, küresel su tekellerinin de dahil olduğu çok sayıda oluşum var. Oluşum içerisinde Türkiye’den şirketler ile GAP, DSİ ve İSKİ gibi resmi kurumlar var.
Dünya Su Konseyi kuruluşundan bir yıl sonra, 1997’de dünyanın su sorunlarını konuşmak için Dünya Su Forumu’nu kurdu ve forumların ilki Fas-Marakeş’te yapıldı. İkinci Dünya Su Forumu ise, 2000 yılında Hollanda-Lahey’de yapıldı. İkinci forumla beraber ekolojistler, sol ve anarşist gruplar ile kimi sivil toplum kuruluşları su hakkının gaspına karşı ayağa kalktı. Su forumlarının üçüncüsü ise 2003 yılında Japonya-Kyoto’da yapıldı. Forumda su sağlığı ve su kıtlığı gibi konuşulurken özelleştiremelerle ilgili yapılanma şirketlerin imzalarıyla kademe kademe ilerliyordu. Forumların dördüncüsü de 2006 yılında Meksika’daydı. Mexico City’de düzenlenen bu forumda Bolivya, Uruguay, Venezüella ve Küba suyun temel bir insan hakkı olduğunu ve suyun Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile ilgili görüşmelerden çıkarılmasını istedi.
Dünya Su Forumu’nun beşinci adımı ise Türkiye’de atıldı. Forum için tercih edilen ülkenin Türkiye olması tesadüf değildi. Tayyip Erdoğan’ın forum çağrısında “İstanbul’un Batı ile Doğu’yu birleştirmesinin yanı sıra, Kuzey ve Güney eksenini bağlayan eşsiz coğrafi konumu göz önüne alındığında; Türkiye, Forumun amaçlarının ve hedeflerinin gerçekleştirilmesi için ideal bir ülke niteliğindedir.” diyordu. Kadir Topbaş da forumla ilgili olarak “İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak tehlikenin büyümemesi için üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve ilgili kurumlarla yaptığımız ortak çalışmalarda, vatandaşlarımızın küresel ısınma, kaynakların bilinçli kullanılması ve su tasarrufu hakkında bilgilendirilmelerini ve birey olarak harekete geçmelerini sağlamaya çalışıyoruz” diyordu ancak diğer forumlarda olduğu gibi İstanbul’daki forumda da özenle seçilmiş bir iki sivil toplum kuruluşunun davet edilmiş, “Su yaşamdır, yaşamlarımız satılık değil” diyenler bir güzel susturulmuştu.
Forumun kapanış oturumunda Etiyopya ve Bolivya hazırlanan bildiriye tepki göstererek bildiriyi imzalayacağını açıkladı. Ardından Bolivya, Etiyopya, Ekvator ve Venezuela birlikte bir karşı bildiri hazırladı. Karşı-bildiride, “Su hakkı insan hakkıdır. Bu konular Dünya Su Konseyi yerine Birleşmiş Milletler’de konuşulmalıdır” denildi.
“Halka Hizmet Hakk’a Hizmet”
Ortadoğu’daki Müslümanların tüm karşı çıkışları ortadayken Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir “barış ve demokrasi projesi” olduğunu hararetle savunan AKP ise, kendi Müslüman kardeşlerini karşısına alıp neoliberalizmin Türkiye misyonerliğini yapıyor, Batı’nın türlü küresel oyunların kulu ve elçisi gibi çalışmaya devam ediyor. Üstelik AKP, bunu birilerinin oyununa gelerek, kullanılarak değil; yaptıklarının doğruluğuna inanarak, harikulade bir samimiyetle, tahkiki bir imanla yapıyor. AKP ve AKP’nin sırtını sıvazlayan patronlar, Neo-liberalizm dinini her karış toprağa yaymak için şehvetle çalışıyorlar. Suyun piyasalaşması TÜSİAD’ın ağzını sulandırıyor; hazırladığı raporlarla ve çalışmalarıyla bu süreci hızlandırmaya gayret ediyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, 2007 yılında “Akarsu ve göletlerin kullanım hakkı 49 yılı geçmeyecek şekilde özel sektöre satılacak” demişti. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu ise işadamlarına “gelin paranızı suya yatırın” diye çağrıda bulunmuştu. Su ile ilgili insanlık yararına hiçbir girişimi olmayan ve tüccar gibi çalışan devlet adamları, 2008 yılında su tasarrufunu teşvik etmek ve kamusal alanda ücretsiz hizmet vermek için 10 tona kadar olan su tüketiminde halktan para almayan Dikili Belediye Başkanı’nı topa tutmuş ve hakkında hukuki işlem başlatılmışlardı. Sosyal belediyecilik anlayışını oturma organlarıyla algılamış, insanları iktidarlarının devamı için dilenciye dönüştürmüş, yerel yönetim işini ellerine yüzlerine bulaştıran AKP belediyeleri, kamusal hizmetlerin ücretsiz ve indirimli olmasını hazmedememişlerdi. AKP’nin büyük şehirler belediyelerinin su skandalları, su havzalarının rant için imara açılması seçim afişlerindeki “Halka hizmet” sloganlarını anlaşılır kılıyor. Melih Gökçek gibi adamların Dikili Belediyesi’nin su ile ilgili girişimine saldırması da gerekmiyordu oysa; yapılan anlaşmalarla bir belediyenin suyu ücretsiz dağıtması GATS gibi küresel anlaşmalarla engelleniyordu zaten.
Belediyeler, yavaş yavaş  sularını su tekellerine teslim etmeye başlıyor. Antalya belediyesine ait su işletmeleri, İzmit’teki Yuvacık barajının işletme hakkı tekellere yıllığına bir tekellere devredilmiştir durumda. İzmir-Çeşme-Alaçatı, Bursa, Çorlu-Tekirdağ, Bodrum-Güllük, Kocaeli ve Kütahya’da da su işletmeleri yavaş yavaş tekellere devrediliyor. Tekellere devredilen işletmeler ise başarısız oluyor, belediyeler ve su şirketleri arasında anlaşmazlıklar yaşanıyor. Bu anlaşmazlıklardan bir tanesi Antalya’da yaşandı. Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğü, 1994 yılında kurulmuş, 1996 yılında ise yetkilerini bir Fransız şirketine devretmişti. Şirket, Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalara göre yapılanmış ve anlaşmanın imzalandığı günden bu yana su fiyatlarında müthiş artışlar yaşanmış. Antalya Büyükşehir Belediyesi 10 yıllık anlaşma süresi tamamlanmadan sözleşmeyi feshetmek zorunda kalmış. Şimdi ise şirketin tazminat talebi ile ilgili süreç devam ediyor. Elbette bunlar şimdiden yaşanmaya başlayan sorunların küçük bir kısmını oluşturuyor.
Çevresel dertleri varmış gibi konuşan devlet bakanları kurdukları ve kuracakları yüzlerce barajla da doğal denge korkunç tahribatlara maruz kalıyor. Lisansları özel şirketlerce alınacak barajlar yüzünden binlerce insanın göçe zorlandığı ve zorlanacağı da başlı başına bir problem olarak duruyor.
“Suyun Sızladığıdır”
Köylerde su sırası yüzünden çıkan küçük tartışmalar yerini global köyün su savaşlarına bırakacak. Şimdilik savaşla değil devletlerin ticari bir ahlakla, el sıkışarak, insanlara “su tasarrufu tedbirleri alıyoruz” gibi açıklamalarıyla yapılıyor her şey. Ortadoğu’da, Amerika, elinin yetişemediği yerlerde taşeronlarına iş yaptırıyor. Mısır, Sudan, Ürdün, Irak, Suriye ve Türkiye arasında gerginlik tavan yapmaya başladı.
Filistin Su Bakanı Şeddad el-Attilî Filistin’deki su sorununu son su forumunda dile getirdi.
“Herkes suya aynı miktarda ve kalitede ulaşamazsa, ‘Su herkesin hakkıdır’ söylemi nerde kalıyor?” diyen el-Attili “Filistin’deki evsel su tüketimi İsrail’den 4 kat daha az. İsrail ‘sınır aşan suları’ tek taraflı kontrol etmemeli. İsrail ısrarla Gazzeliler’in deniz suyunu arıtarak kullanmasını istiyor. Bu kabul edilemez. Suyu arıtmak litre başına 1 Dolar’a mal oluyor. İnsanların günde 2 Dolar’dan fazla para kazanamadığı Gazze’de bu mümkün değil” diyor.
Uzun yıllardır suyu bir ambargo aracı olarak kullanan İsrail, Suriye ve Ürdün ile de su gerginliği yaşıyor. Ancak İsrail, ABD’nin yardımlarıyla Ürdün’den boru hatlarıyla su pompalıyor. Ortadoğu’da Suriye-İsrail-Ürdün çekişmesinin yanı sıra Mısır-Sudan, Türkiye-Suriye-Irak gerilimleri var. Nil’in sularının kullanımı Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında sorun iken Dicle ve Fırat sularının faydalanma konusunda da Türkiye, Irak ve Suriye arasında sıkıntılar var.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Fırat ve Dicle üzerine 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali ve sulama tesisi kurularak bu nehirlerden beslenen, su ve enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü elde eden Suriye ve Irak çaresizi bırakılacak ve milyonlarca insanın susuz kalmasına neden olacak. Türkiye ise su üzerindeki hakimiyetini uzun yıllardır politik bir silah olarak kullanıyor.
Afrika’da, Latin Amerika’da ve daha pek çok yerde sular birer birer birkaç tekelin kontrolüne geçiyor. Türkiye’de de “Peynir ekmek değil ama acı su bedava”  diyen mısralar da geçerliliğini yitiriyor, avuçlarımızla içtiğimiz o ferah çeşme suları, kırda başımızı gömüp kana kana içtiğimiz kaynaklar sızlıyor artık. Tüm olanlar gösteriyor ki Dünya Su Forumu, dehşet bir sömürü projesi, kanlı bir panayırdan başka bir şey değil. Ancak parası olan suya ulaşabilirken isyanın dudakları susuzluktan çatlamaya başlamış durumda. Halklar için kalan tek çözüm, kapitalist döngüyü çatırdatmak.
——————————————– —————————————————-
Kana Kana Coca-Cola
“Bir coğrafyada yaşanan sorunların gün gelip bizi de etkileyebileceğini hesaba katmamız gerekiyor. Dolayısıyla geldiğimiz noktada tüm ülkeler sahip oldukları avantajları ve mücadele etmeleri gereken sorunlarını birlikte ele almak, birlikte çözümler üretmek durumundadır… Oysa elimizdeki rakamlar maalesef endişe verici bazı gerçekleri de açık ve acı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün dünyada yaklaşık 1 milyar insan temiz ve sağlıklı içme suyundan mahrumdur. 2,5 milyar insan, suyla ilgili temizlik ve sağlık hizmetlerine sahip değildir. Bu rakamlar toplam dünya nüfusunun neredeyse yarısına karşılık gelmektedir. Bir başka deyişle her iki kişiden biri günlük hayatını idame ettirmek için ihtiyacı olan suyla ilgili hizmetlere erişim konusunda sorun yaşamaktadır.” Tüm bu sözler, su ve ekoloji üzerine mücadele veren politik bir hareketin mensubuna değil su forumu münasebetiyle konuşan Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan’a ait. Peki bu sözler nerede mi sarf ediliyor dersiniz: Coca-Cola’nın su sergisinde…
Su Sergisi, Dünya Su Forumu’nda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Coca-Cola’nın ortaklığında İstanbul’da düzenlenen bir sergi. Sergiye, ekolojik dengeye olan duyarlılığıyla gözlerimizi yaşartan Coca-Cola’nın Çevre ve Sürdürülebilirlikten Sorumlu Başkan Yardımcısı Jeff Seabright teşrif ederek hassasiyetlerini şöyle anlatıyor: “Sorun özellikle nüfus yoğunluğu olan ülkelerde doğanın üretebildiğinden fazla tüketim olduğu zaman ortaya çıkıyor. Biz de bunu çok dikkate alıyoruz, çünkü istikrarlı gidişatımız tamamen suya bağlı. Bu konuda suyunu paylaştığımız toplumları da eğitmeye çalışıyoruz.” Coca-Cola CEO’su Muhtar Kent ise “Ekonomi ve ekolojiden birini diğerine tercih edemezsiniz. İkisi de ev demektir. Bugün 100’den fazla ülke, yani dünya nüfusunun yüzde 50’den fazlası su sıkıntısı ile karşı karşıya. 2020 yılında yani 10 sene sonra, eğer bir çözüm üretemezsek 8 milyar hesaplanan dünya nüfusunun yüzde 80’i, su sıkıntısı olan bir coğrafyada yaşıyor olacak. Bizim işimizin hayat damarı da su.” diyor. Su sorunu ile ilgili en heyecan verici ifadelerden birini yine Coca-Cola’nın çevrecisi Seabright sarf ediyor: “Son damlayı kullanalım diye diretmeyiz. Devlet ‘git’ demeden tesis kapatmayı biliriz” diyor. Mealen, son damlaya kadar tesisimizi kapattırmayız, diyor Seabright. Tüm bunları “iyi niyetiyle” söyleyen Seabright, sonraki sözlerinde incileri dökmeye başlıyor: “Çünkü su sorunu yaşanması demek 25 milyon dolar harcadığımız tesisi kapatmak zorunda kalmamız anlamına geliyor. Bu da bizim işimizde büyük risk oluşturuyor.” (Tüm bu ifadeler ve daha fazlası Coca-Cola’nın su sergisine sponsor olan Hürriyet gazetesinin 20 Mart 2009 tarihli sayısında, Ekonomi sayfasından okunabilir.)
Bir içeceği “su”  etiketiyle satabilmek için gerekli sağlıklı koşullarını  vs. yerine getirmiş olmak ve Sağlık Bakanlığı’ndan gerekli izinleri almak gerekiyor. İnsanlara su diye yutturulan Coca-Cola Company’nin Turkuaz etiketli suyu ise geri dönüşümlü sudan, kuyu suyundan başka bir şey değildi. Coca-Cola’nın Bursa’da bir kuyudan çıkartıp çeşitli işlemlerden geçirdikten sonra saflaştırarak ve kimyevi yöntemlerle mineral katarak elde ettiği suları paketleyip su diye satılması üzerine Bursa’daki tesisleri mühürlenmişti. Ardından Coca-Cola Damla markasıyla üzerinde su değil “Sofra içeceği” yazan petleri piyasaya sürdü. Coca-Cola, ürünlerini satan bakkal ve marketlere de kendi sularından başka su sattırmamak için de baskı yapıyor, şart koşuyor.

——————————————– —————————————————-
TMMOB raporundan
Meksika
Meksika’da 1990’lı  yılların başından itibaren su işleri özel sektöre açılmış ve bu işlerin kolaylaştırılması için Anayasa dahi değiştirilmiştir. Su ve kanalizasyon işleri tümüyle yerel yönetimlere aktarılmış ve bu yetki devrinden sonra Meksika su sisteminin %20’si on yıl içinde özelleştirilmiş, iki Fransız şirketi Suez ve Vivendi yanında bir de İngiliz şirketi United Utilities ile İspanyol Aguas de Barcelona Meksika’da pazarın yöneticileri durumuna gelmiştir. Bugün Meksika’da su fiyatları artmıştır.
Şili
1981 yılında yapılan bir yasa değişikliği ile su hakkını satın alanlar bu alanda sorumlu kamu idaresi olan Devlet Su Teşkilatı’ndan izin almadan su kullanım haklarının yerlerini ve şekillerini serbestçe değiştirme yetkisine sahip olmuştur. Bununla beraber şirketler, su kullanım hakkını satın aldıktan sonra herhangi bir vergi ya da ücret ödememişlerdir. Şili’de su piyasasını Suez elinde tutmaktadır ve Dünya Bankası’nın koyduğu bir koşul olarak Suez Lyonnaise des Eaux şirketine %33 kâr payı Şili devletinin garantisi altındadır. Su fiyatlarında ise %41’den artış olmuştur.
Bolivya
Bolivya’nın Cochabamba belediye başkanı Amerikan şirketi olan Bechtel’in yan kuruluşu Aguas del Tunari konsorsiyum ile 40 yıllık su imtiyaz sözleşmesi imzalanarak şebeke işletme hakkı verişmiştir. Şirket su fiyatlarını %200 oranında artırmış, su faturalarını ödeyemeyen halk bunun üzerine bahçelerine kuyu açarak ya da yağmur suyu toplayarak, suyunu kendisi sağlamaya çalışmıştır. Fakat şirket, imtiyaz sözleşmesine dayanarak halkın kendi çabalarıyla elde ettiği suyun dahi ücretini almak için tahsilat memurları göndermiştir. %400’lere varan fiyat artışları ve şirketin kâr hırsıyla yağmur suyunu bile fatura etme talebi karşısında halk ayaklanmış, mücadeleler sırasında polisin açtığı ateş sonucu yaşanan ölüm toplumsal başkaldırıyı tetiklemiş.
Yapılan su savaşı ile Suez Bolivya’yı terk etmek zorunda kalmıştır. Tarihe Cochobamba Su Savaşı olarak geçen olay Bolivya halkı için büyük kazanımdır.
Peru
Nüfusunun %40’ının günlük gelirinin iki dolardan az olduğu Peru’da içme suyu fiyatlarının halkın alım gücünün üzerinde tutulması nedeniyle Perulular diğer zorunlu ihtiyaçları ile su arasında tercih yapmak zorunda bırakılmışlardır. Birçok aile eğitim, sağlık ve gıda gibi harcamalarını su faturalarını ödeyebilmek için kısmak zorunda kalmıştır.
Endonezya
Endonezya’nın 220 milyon nüfusla ABD’den sonraki 7’nci yoğun nüfusa sahip olmasına rağmen nüfusun yalnızca %33’üne şebeke suyu sağlanmaktadır. Dünyadaki su kaynaklarının %6’sına sahip olması su şirketlerinin iştahını kabartmaktadır. Endonezya’da yeni anayasa ile su hakkı ticari bir hak şeklinde ifade edilmiş, yasa kabul edildikten sonra su tarifesine gereksinim neden gösterilerek su işletmecilerince suya erişim tarifeleri yükseltilmiştir. Su tarifesinin belirlenmesinde özel sektör de söz sahibidir. Jakarta’daki su hizmetlerini 10 yıldır Suez’s Financial Engineering şirketi yürütmekte ve su tarifeleri de her altı ayda bir otomatik olarak artmaktadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti
Güney Afrika anayasasında halkların su hakkından faydalanma hakkı var, denmesine rağmen 2003 yılında özelleştirme stratejileri hayata geçirimiştir. Güney Afrika’da yetkililerle Fransız su tekeli Suez arasında bir sözleşme imzalanmıştır. “Suyun Muhafaza Edilmesi” kapsamındaki bu sözleşmede, zenginlere suyu istediği kadar kullanma hakkı verilirken yoksul halklar için suyun muhafaza edilmesine yönelik hedefler bulunmaktadır. İlk uygulama bölgesi olan Johannesburg’ta hükümet bu projeyi uygulayabilmek için halk, alt yapının yenileneceği üzerinden ikna edilerek aboneler için konturlu sayaç uygulamasına geçilmiştir. Böylece suyun tasarrufu değiştirilerek öde-kullan yani “paran kadar su” sistemi işletilmeye başlanmıştır. Ancak fakir halkın çoğunlukta bulunduğu Güney Afrika Cumhuriyetinde suya erişemeyen halk ayaklanarak özelleştirmelere karşı mücadele başlatmıştır. “Sayacı yok et suyun tadını çıkar” kampanyasıyla 20 bin abone sayaçlarını kırıp direk su sistemine bağlanmış suya erişim haklarını kullanmışlardır.
Filipinler-Manila Filipin Hükümeti
1997 yılında şebeke suyu hizmetlerini sermayeye açmıştır. Yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip olan, doğu ve batı bölgesi olmak üzere iki bölgeye ayrılan Manila’da şebeke suyu hizmeti iki farklı şirkete verilmiştir. Doğu bölgesinde Ayala, Bechtel ve Mitsubishi ortaklığında kurulan Maynilad Water Services (MWS), batı bölgesinde ise Benpres ve Suez ortaklığında kurulan Manila Water Company (MWC) şirketlerine 25 yıl süreyle su hizmetleri devredilmiştir. MWS’nin su hizmetlerini yürüttüğü bölgede fiyatlarda 4 kat , MWC’nin su hizmetlerini yürüttüğü bölgede ise 3 kat artış yaşanmıştır. Yeniden liberal ideolojinin etkinlik, verimlilik ve iyi yönetişim gibi kavramsal silahlarla savunduğu özelleştirme hareketinin başarısızlığı ortadadır.
İngiltere
1989 yılında su ve kanalizasyon hizmetleri özelleştirildi. Suyun kalitesi yüzde 40 düşerken su fiyatları iki kat arttı. Bunun sonucunda iki milyon kişi su faturası ödeyemez duruma gelirken evlerin suları kesildi.
Fransa
Büyük şehirlerin su hizmetleri özelleştirildi. Kırsal kesimlerde ve küçük yerleşim yerlerinde su hizmetleri hala kamu eliyle yürütülüyor. Özel firmaların su fiyatları kamunun fiyatlarının yüzde 30 üzerinde.

(TMMOB Su Raporu, Mart 2009, sf. 66-68)

DİRENİŞ GÜNLERİNİ KOORDİNE ETMEK İÇİN BİRARAYA GELİYORUZ!

afis-kucuk

imf/dünya bankasına karşı direniş günleri koordine etmek için biraraya geliyoruz.

22 TEMMUZ ÇARŞAMBA 19:00

Yer:

TMMOB Makine  Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi,

Katip Mustafa Çelebi Mahallesi,

İpek Sokak, No: 9/2 Beyoğlu