Yeni düzende yeni süreç…

Bu yazıyı ne küreselleşme, ne IMF karşıtlığı yapmak için, ne de IMF ile yeni bir anlaşma imzalanmamasını teşvik etmek amacı ile de yazmıyorum. Son yazılarımda belirttiğim gibi Türkiye elli yıldan beri IMF programları ile yaşamasına rağmen hâlâ IMF’ye mecbur bir durumda. Demek ki esas sorun, IMF ile anlaşıp anlaşmamak değil, kendimizi yönetecek bir olgunluğa gelme doğrultusunda reformist ve uzun vadeli bir taahhüt ve program içinde olabilmek. O nedenle, son yazılarımda bir kaç soru ortaya attım: Acaba, Türkiye, küresel ekonomik düzende kendi gereksinimlerine uygun bir yer alabilmek için geçmiştekinden daha farklı mı davranmalıdır? Bu bağlamda, acaba küreselleşmeye, daha mı farklı bakmalıdır? Örneğin, küreselleşmenin kendi üzerindeki olumsuz taraflarına tedavi maksadı ile yerelleşmeye daha fazla mı önem vermelidir? Dolayısıyla, sorunlarına cevap verebilecek ekonomik politikaları belirlemek ve uygulamak açısından acaba ‘elini serbest tutma’ opsiyonunu ciddi olarak düşünmeli mi? Bu son nokta, şüphesiz, IMF konusunu akla getiriyor. John Ralston Saul, Kanada’lı bir tarihçi, filozof ve roman yazarı. Dünyadaki en önemli 100 vizyonerden biri olarak kabul edilen Saul bir ‘rönesans adamı’ olarak vasıflandırılıyor. Zira, ‘teknokratik’ karar verme süreçlerinin altında ezilen düşünme (reflection), muhakeme (judgement) ve aktif vatandaşlık (active citizenship) niteliklerinin sahip olduğu gücü yeniden serbestleştirmek için batının bir rönesansa gereksinmesi olduğuna inanıyor. Bu çerçevede, küresel politik düşünceyi etkileyen ve bir düzine dile tercüme edilen, 25’in üzerinde ülkede yayınlanmış eserleri bulunuyor. Bunlardan bir tanesi, yazarın 2005 yılında yayınlanmış olan ‘The Collapse of Globalism and the Reinvention of the World’ (Küreselleşmenin Çöküşü ve Dünya’nın Yeniden İcat Edilmesi) adlı kitap. Saul, ilk yayınlanan bu kitabında bir taraftan küreselleşmeyi ve onun doğru yönetilmesi gereken taraflarını tartışırken, aslında, dünyanın bugün yaşanmakta olan krize doğru nasıl yol aldığını vurguluyordu. Geçen yıllar Saul’u haklı çıkarttı ve yaşadığımız küresel kriz ortamında Saul, kitabın bu yıl yayınlanan yeni versiyonunda orijinal tezini, bir tahminin ötesinde, gerçekte olan bitenlerin ışığında tartışıyor. Kendisinin inandığı gibi, karar verme süreçlerinde teknokratik ağırlıktan bıktınız ise ve bu süreçlere ‘düşünme’, ‘muhakeme’ ve ‘aktif vatandaşlık’ niteliklerinin hakim olmasını istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Kitabın ilginç bölümlerinden biri ‘Hindistan ve Çin’ başlığını taşıyor. Biliyorsunuz, son zamanlarda küresel krizin etkileri üzerinde yapılan tartışmalar bu iki ülkenin krizden en az düzeyde etkilenmelerinin nedeni olarak bu ülkelerin ‘ellerinin serbest’ olmasını öne çıkartıyor. Diğer bir deyişle, bu iki ülke küreselleşmenin bilincindeler ama onu kabul dereceleri ve uygulamaları ılımlı. Nimetlerinden yararlanıyorlar ama kendi ulusal çıkarlarına aykırı düşen uygulamalarına kesinlikle izin vermiyorlar. Kendilerine uluslararası düzeyde empoze edilmeye çalışılan politikalara yüz vermeden kendi politikalarını belirleyip uyguluyorlar. Örneğin, uluslararası sermaye hareketlerine karşı çok hassas davranıyorlar. Dolayısıyla da krizlere karşı daha dirençliler. Saul, kitabında, bunu 1997 Asya krizi ve mevcut küresel kriz çerçevesinde irdeliyor. Saul, bu iki ülkenin, sahip oldukları, ‘dünya alem bir tarafa, biz bir tarafa’ misali tutumlarını yorumluyor ve ekonomik performansı yüksek bu iki ülkenin ekonomi bilimine bakışlarını da analizine dahil ediyor. Çin’in ekonomi bilimine bakışının, bu ülkenin çözmesi gereken ciddi sorunlar karşısında ‘zar zor bir doktrin olarak kabul edilebilecek’ düzeyde esnek… ‘Teori ve pratik arasında çok az bir ayrışım yapan eski Çin felsefesinin bir yansıması olarak pragmatik ve ideolojik’ bakış olarak tarif ediyor. Yani, iktisatı ‘nehiri aşmak için kullanılan atlama taşları gibi’ görüyorlar. Yazar, Hindistan’ın da benzer bir tutum içinde olduğunu anlatıyor. Karışık bir etnik yapıya sahip ve aşırı gelir farklılıklarının yarattığı tansiyon içinde, reformist Başbakan Manmohan Singh’in, kendilerine özgün politikalar belirlemek ve uygulamak gereklerini ifade ettiği şu deyişini vurguluyor: “Ekonomik büyüme kendi başına bir hedef değildir. Büyüme, istihdam yaratmak, fakirliği, açlığı ve evsizliği ortadan kaldırmak ve insanlarımızın hayat şartlarını iyileştirmek için bir araçtır. Doğrultu, eşitlik ve sosyal adalettir.”

Kaynak: Radikal

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: